Ne İnsanlarla, Ne Onlarsız

Neden boş sandalyeleri olan kafe barları değil de insanların olduğu yerleri tercih ediyoruz?
Neden bomboş bir otobüste tek yolcu olarak yolculuk etmeyi hiçbirimiz istemeyiz?
Bu yaz ayağım hiç suya değmemişti. Çok sevdiğim Foça’da birkaç ritüeli gerçekleştirmek için kısacık seyahat ettim.
Yine o çorbacıdayım. Saat erken, siftahı benden.
Çay çorba derken epey oturdum ama sonlara doğru da içim sıkıldı biraz.
Mekancı ablaya laf attım, ne abla bu isot mu diye. Naneymiş.
Güneş tepeye geçiyordu. Voleybol maçına yetişecektim.
Ben kalkmadan 4 kişilik bir aile ve bir de çift art arda geldi. Yemek sordular, oturdular.
O an birden beynimden enseme bir sıvı döküldü sanki, epey rahatladım.
“Oh, artık yalnız değilim burada.”
Ne insanlarla, ne de onlarsız.
Plaj voleybolu maçına 15 dakika var.
Hesabı ödeyip kalktım. Koşar adım tribüne gittim.
Şampiyona için Avrupa’nın her yerinden takım sporcuları ve ekipler oradaydı.
Slovakların ve İsveçlilerin olduğu üst kısımda 1 kişilik yer görünüyordu.
Beyaz tenli ve sarı saçlı olduğum için hiç çaktırmadım.
“Taken?” deyince,
“Of ne güzel yaslanıyorduk koltuğa! Neyse yes yes, geç.” dedi adam.
“Türk’üm ha, çaktırma aramızda” dedim. Güldük, oturdum.
Ukrayna – Hollanda kadınlar finali. Güzel bir tribün, belki 10 bin kişi.
Heyecanlı bir final maçı. Bir Wimbledon nostaljisi yaşanıyor.
Her şey çok güzel gidiyorken, yanına oturduğum kişi birden bağırarak kendini anlatmaya başladı:
Benim evim de arkada, benzinliğin orada, 3 bira yuvarladım öyle geldim kanka.
Ben severim voleybol kanka da, tenisi daha çok severim bak.
Defalarca zıplayıp ayağa basmalar, kolu omza atmalar, öndeki ekibe göz devirip, yandaki Slovakları övmeler…
Biraz müsaade eder misin diyemeyip Meksika dalgasıyla geçiştirdim. Büyük bir iletişim zaferi.
Sabah çorbacıda, insanlar gelsin artık diye içimden bahşiş bekleyen bir avareyim.
Akşamüstü plaj voleybolunda, “Abi ne olur sus da maçı izleyelim artık” diye içinden yalvaran bir şövalyeyim.
Ne insanlarla, ne de onlarsız.
Belki de mesele insanların varlığı değil. Yakınlığın dozunu kimin belirlediği.
Ve işin asıl can sıkıcı tarafı şu: o adama “biraz müsaade eder misin” diyebilirdim. Demedim. İki saat boyunca kendimi sıkıştırdım, ama kibar kaldım.
Bunu daha önce yakın ilişkiler üzerinden yazmıştım: İlişkilerde Sınır Koyamamak: Otel Lobisi Sendromu.
Orada evin kapısını herkese açık bırakmaktan bahsetmiştim. Meğer aynı şey bir tribünde de oluyormuş, hem de hiç tanımadığım biriyle.
Siz en son ne zaman ne insanlarla, ne de onlarsız dediniz?
Bu yazı, haftalık bültenim Bağlar ve Kopuşlar’ın 17. sayısıdır. Pazar sabahları yazıyorum.
[Bültene abone ol]
Bültenin diğer sayıları: [Beklenmedik Karşılaşmalar: Temas Neden İyi Gelir?]
Tüm sayılar →
P.S. Yetişkin birey ve çift danışmanlığı yapıyorum. Online veya İzmir’de yüz yüze. Bir ihtimal diye paylaşıyorum: umutcanakova.com/hizmetler





